İtalyanları sevdiğim için mi yoksa dil öğrenmekten keyif aldığım için mi bilmem ama İtalyanca sınıfının ilk dersi çok keyifli geçti.
2005'te son verdiğim 3 yıllık Goethe maceramın ve araya sıkışmış 6 aylık "Un Poco" İspanyolca kursunun ardından bu "sıcakkanlı" insanların dilini öğrenmeye başladığım için çok heyecanlıyım.
Dolce & Gabanna'nın yerli malı olduğu bir ülkenin dilini kim öğrenmek istemez ki?
Hele bir de ders boyunca tüm örnekler "la pizza, il gelato..." diye dönünce benden keyiflisi var mı?
Şaka bir yana, İtalyanların melodik konuşmasını dinlemek ve enerjilerinden biraz olsun kapabilmek için bile zaman ayırmaya değer!
Ci Vediamo!
Fotoğraf By SteamyKitchen
3 Ekim 2011 Pazartesi
7 Eylül 2011 Çarşamba
Özel Günlere Saklanan İnce Ağızlı Bardaklar
Güne kitap klübümüzden bir arkadaşımın gönderdiği ve sırf ondan geldiği için göz attığım bir "Bunu X kişiye gönder" e-postasıyla başladım. Format olarak hiç ilgi çekici olmasa da söyledikleri bir jenga kulesinin ortasında dengeyi tutan 3 tahtadan birini çektiğinizde görebileceğiniz sarsıntıyı yaşattı bana sabah sabah.
Tabi ki içine dönme kavramıyla tanışan ve "Dolce far Niente"yi bilen insanlardan biri olarak anı yaşama mottosuna aşinayım ama şimdiye kadar hiç "İnce ağızlı bardaklarınızı özel günler için saklamayın" basitliğinde değerlendirmemiştim mevzuyu. Konu değil ama basit örnekleri vurucu olan kısım.
Yeni bir giysi aldığında onu kıyıpta giyemeyenlerden değilim ama orada yazanlardan birkaçı bana da dokundu ve aslında "daha özel zamanlar" için birşeyleri ertelediğimi hatırlattı iyi mi! Mesela benim özel zamanlar için sakladığım parfümlerim vardır, sevgilime özel günlerde süpriz yaparım, en sevdiğim kuzenlerimi "koşturmaca" bahanesine sığınıp çoğunlukla özel günlerde ararım, bazı bardaklar değil ama tabaklar sadece özel günler içindir.
Hmmm... Yok buna bir el atmak gerek! Tam da bu akşam sevgilime "özel tabaklar"ımızla bir sofra hazırlayarak başlıyorum işe bir de kuzenleri arıyorum, rahatlıyorum...
Tabi ki içine dönme kavramıyla tanışan ve "Dolce far Niente"yi bilen insanlardan biri olarak anı yaşama mottosuna aşinayım ama şimdiye kadar hiç "İnce ağızlı bardaklarınızı özel günler için saklamayın" basitliğinde değerlendirmemiştim mevzuyu. Konu değil ama basit örnekleri vurucu olan kısım.
Yeni bir giysi aldığında onu kıyıpta giyemeyenlerden değilim ama orada yazanlardan birkaçı bana da dokundu ve aslında "daha özel zamanlar" için birşeyleri ertelediğimi hatırlattı iyi mi! Mesela benim özel zamanlar için sakladığım parfümlerim vardır, sevgilime özel günlerde süpriz yaparım, en sevdiğim kuzenlerimi "koşturmaca" bahanesine sığınıp çoğunlukla özel günlerde ararım, bazı bardaklar değil ama tabaklar sadece özel günler içindir.
Hmmm... Yok buna bir el atmak gerek! Tam da bu akşam sevgilime "özel tabaklar"ımızla bir sofra hazırlayarak başlıyorum işe bir de kuzenleri arıyorum, rahatlıyorum...
24 Ağustos 2011 Çarşamba
Along Came Duru
Geleceğini bir akşam iş çıkışında haber aldım. Önce inanamadım, evet 20'lerin sonlarındaydık ama o kadar sonlarında mıydık? "Sister"da çok emin değildi, o yüzden sadece fısıldadı. Birkaç ay kendimize söylemekten çekindik geleceğini hani çok isteyince olmaz diye öğretmişlerdi ya bize... Cumartesi buluşmalarında hep ondan konuşmak istedik, lafı döndürdük dolaştırdık ona getirdik.
Bir gün dayanamayıp o pembe ayakkabıları gördüğümde, tamam dedim artık bir teyze gibi hareket etmeli ve hazırlanmalısın gelişine. Hayatımızın o gelmeden nasıl olduğunu ona anlatmak yerine herşeyi onunla yaşamaya başladık. İlk bekarlığa vedası, ilk Çeşme tatili, ilk kınası... şanslıyım ki hep benimkiler oldu.
Aylardır yolunu gözlediğimiz Duru'muzla cumartesi günü tanıştık; evet o teyzen bendim seni yerinde rahat bırakmayan dedim içimden. Ama bakmadan, bakmaya kıyamadan...
Kuzum, hayatımıza hoşgeldin!
Bir gün dayanamayıp o pembe ayakkabıları gördüğümde, tamam dedim artık bir teyze gibi hareket etmeli ve hazırlanmalısın gelişine. Hayatımızın o gelmeden nasıl olduğunu ona anlatmak yerine herşeyi onunla yaşamaya başladık. İlk bekarlığa vedası, ilk Çeşme tatili, ilk kınası... şanslıyım ki hep benimkiler oldu.
Aylardır yolunu gözlediğimiz Duru'muzla cumartesi günü tanıştık; evet o teyzen bendim seni yerinde rahat bırakmayan dedim içimden. Ama bakmadan, bakmaya kıyamadan...
Kuzum, hayatımıza hoşgeldin!
2 Ağustos 2011 Salı
Çok Hızlı, Yavaş Yavaş
"1 dakikanın ne kadar uzun olduğu tuvalet kapısının hangi tarafında olduğuna bağlıdır!" ile destekleyerek sık sık bahsettiğim görelilik kuramını daha iyi anladığım deneyimler yaşıyorum birkaç aydır.
Yazmaya kısacık bir ara verdim ama söyleyeceklerim o kadar çok birikti ki hiç uygun olmayan bir ortamda hiç de uygun olmayan bir saatte basıyorum klavyenin tuşlarına. Bu yüzden de yazımı tamamlayamayıp kalkıyorum yerimden.
Herşey çok hızlı gelip geçiyor etrafımdan, sanki ileri sarılan bir filmin içindeyim. Renkler ve olaylar akıp gidiyor iki yanımdan ben ne olduklarını anlayamadan.
Alışmaksa bir o kadar yavaş oluyor. Hep sorgulama, hep nedenler, hep niyeler, hep ne zamanlar... Bu aralar hayatı bir türlü rahat bırakamıyorum, tutturukçu çocuk edasıyla "şimdi sırada ne var" diyerek eteğinden çekiştiriyorum. Herkesin bu süreçleri atlatması beni hiç rahatlatmıyor, tersine ilk atlatamayan ben olabilirim diye öne çıkıyorum. Herşeye yetişmeliyim, herşeyi yapmalıyım, evde-işte-heryerde tam olmalıyım. Dibine kadar yorulmalıyım ama enerjimle herkesi kıskandırmalıyım, sabaha kadar oturup 24 saat boyunca uyumalıyım. Saatlerce okumalıyım ama herşey eksiksiz olmalı.
Bir de üstüne 30'a 17 kalınca (ikisi de tek, sevmedim) daha karışık oluyor kafa. Acaba 1 gün içerisinde "Daha Az" bir Deniz' e mi dönüşeceğim kaygısından mıdır bilmem 30'u kendi başıma uzak bir yerlerde karşılamayı hayal ettim hep. Geriye dönüp bakmaya, hüzünlenmeye, hıçkırarak ağlamaya ve yeni hayaller kurmaya zaman ayırabilmek için; dalgalarımda boğulmadan sakinleşebilmek için. Ama belki de en iyisi hiçbirşey olmuyormuş gibi davranıp o günün farkında olmadan devam etmek ve hiç ses çıkarmamak kimse farketmesin diye sessizliği bozmamak.
Tam da şu anda kendi karşıma geçip "Herşeyi boşver, anının tadını çıkar" diyorum; biraz soluklanıyorum...
Yazmaya kısacık bir ara verdim ama söyleyeceklerim o kadar çok birikti ki hiç uygun olmayan bir ortamda hiç de uygun olmayan bir saatte basıyorum klavyenin tuşlarına. Bu yüzden de yazımı tamamlayamayıp kalkıyorum yerimden.
Herşey çok hızlı gelip geçiyor etrafımdan, sanki ileri sarılan bir filmin içindeyim. Renkler ve olaylar akıp gidiyor iki yanımdan ben ne olduklarını anlayamadan.
Alışmaksa bir o kadar yavaş oluyor. Hep sorgulama, hep nedenler, hep niyeler, hep ne zamanlar... Bu aralar hayatı bir türlü rahat bırakamıyorum, tutturukçu çocuk edasıyla "şimdi sırada ne var" diyerek eteğinden çekiştiriyorum. Herkesin bu süreçleri atlatması beni hiç rahatlatmıyor, tersine ilk atlatamayan ben olabilirim diye öne çıkıyorum. Herşeye yetişmeliyim, herşeyi yapmalıyım, evde-işte-heryerde tam olmalıyım. Dibine kadar yorulmalıyım ama enerjimle herkesi kıskandırmalıyım, sabaha kadar oturup 24 saat boyunca uyumalıyım. Saatlerce okumalıyım ama herşey eksiksiz olmalı.
Bir de üstüne 30'a 17 kalınca (ikisi de tek, sevmedim) daha karışık oluyor kafa. Acaba 1 gün içerisinde "Daha Az" bir Deniz' e mi dönüşeceğim kaygısından mıdır bilmem 30'u kendi başıma uzak bir yerlerde karşılamayı hayal ettim hep. Geriye dönüp bakmaya, hüzünlenmeye, hıçkırarak ağlamaya ve yeni hayaller kurmaya zaman ayırabilmek için; dalgalarımda boğulmadan sakinleşebilmek için. Ama belki de en iyisi hiçbirşey olmuyormuş gibi davranıp o günün farkında olmadan devam etmek ve hiç ses çıkarmamak kimse farketmesin diye sessizliği bozmamak.
Tam da şu anda kendi karşıma geçip "Herşeyi boşver, anının tadını çıkar" diyorum; biraz soluklanıyorum...
16 Haziran 2011 Perşembe
Seçimin Düşündürdükleri
Evet kızgınım, evet hırslıyım, evet kimsenin seçimini neden yaptığı umurumda değil. Böyle demokrasiyi içime sindiremiyorum günler geçmesine rağmen. Her iki kişiden biriyle kavga etmek, yaptığı seçimin nelere malolabileceğini anlatmak, ikna edemeyeceğimi bile bile üstüne gitmek istiyorum...
Tam da bu duygularımı yazmak için bloğumu açtığımda karşıma çıkıyor "10 Hidden Benefits of Smiling".
Günlerdir gerçekten gülümsemediğimi farkediyorum. İnsanların güvenini kazanmak için, başkalarının hoşlanmayacağı birşey yaptığında "yumuşak" karşılanmak için, sosyal ortamlarda kazara yaptığın hataları geçiştirmek için, üzücü durumların yarattığı baskıyı azaltmak için, erkekleri etkilemek için :), gerçekten ne düşündüğünü saklamak için... Benim en çok sevdiğim ise şu oldu: "Smile and (half) the world smiles with you".
Şimdi hemen denemeye başlıyorum ve tüm gerginliğime rağmen insanlara gülümsemeye başlıyorum. Görelim bakalım bu sefer de doğru söylemiş mi bilimadamları :)
Tam da bu duygularımı yazmak için bloğumu açtığımda karşıma çıkıyor "10 Hidden Benefits of Smiling".
Günlerdir gerçekten gülümsemediğimi farkediyorum. İnsanların güvenini kazanmak için, başkalarının hoşlanmayacağı birşey yaptığında "yumuşak" karşılanmak için, sosyal ortamlarda kazara yaptığın hataları geçiştirmek için, üzücü durumların yarattığı baskıyı azaltmak için, erkekleri etkilemek için :), gerçekten ne düşündüğünü saklamak için... Benim en çok sevdiğim ise şu oldu: "Smile and (half) the world smiles with you".
Şimdi hemen denemeye başlıyorum ve tüm gerginliğime rağmen insanlara gülümsemeye başlıyorum. Görelim bakalım bu sefer de doğru söylemiş mi bilimadamları :)
10 Mayıs 2011 Salı
Driver of The Drivers
Ayrton Senna da Silva...
30 yaşıma girmeye 4 ay kala tanıştığım Kahramanım!
En harika performanslarını yağmurlu havada gösterdiği için, dünya şampiyonluklarına imza atıp (3 kez F1 Dünya şampiyonu) hala carting'deki günlerinin en güzelleri olduğunu söyleyecek kadar mütevazi olduğu için, 34 yaşında bir çocuk ruhu taşıdığı için, Brezilya'lı olup pistlerde samba yaptığı için, kendi doğrularını paraya ve statüye satmadığı için, dilediği herşeye sahip olabilecekken çocuklara elini uzattığı için, gözlerinde taşıdığı hüzün için...
Hiç tanımadığım bir insanı sevmenin ötesinde hayran olma duygusunu yeniden hatırlattı Senna bana.
17 yıl sonra onu adından öteye tanımaya başladığımda, hayatta olmadığına 1 Mayıs 1994'te üzülenler kadar sızladı içim.
Şimdi Brezilya'ya gitmek, onun dolaştığı yerlerde gezmek, daha iyisi gelmeyeceğini bilerek daha fazla yarış izleyip onu hatırlayarak keyif almak, onu okuyup hayata tutkusunu anlamak istiyor canım.
Onu asla göremeyecek olduğum için üzgün, tanıyacak fırsatım olduğu için çok muyluyum!
30 yaşıma girmeye 4 ay kala tanıştığım Kahramanım!
En harika performanslarını yağmurlu havada gösterdiği için, dünya şampiyonluklarına imza atıp (3 kez F1 Dünya şampiyonu) hala carting'deki günlerinin en güzelleri olduğunu söyleyecek kadar mütevazi olduğu için, 34 yaşında bir çocuk ruhu taşıdığı için, Brezilya'lı olup pistlerde samba yaptığı için, kendi doğrularını paraya ve statüye satmadığı için, dilediği herşeye sahip olabilecekken çocuklara elini uzattığı için, gözlerinde taşıdığı hüzün için...
Hiç tanımadığım bir insanı sevmenin ötesinde hayran olma duygusunu yeniden hatırlattı Senna bana.
17 yıl sonra onu adından öteye tanımaya başladığımda, hayatta olmadığına 1 Mayıs 1994'te üzülenler kadar sızladı içim.
Şimdi Brezilya'ya gitmek, onun dolaştığı yerlerde gezmek, daha iyisi gelmeyeceğini bilerek daha fazla yarış izleyip onu hatırlayarak keyif almak, onu okuyup hayata tutkusunu anlamak istiyor canım.
Onu asla göremeyecek olduğum için üzgün, tanıyacak fırsatım olduğu için çok muyluyum!
3 Mayıs 2011 Salı
Herşeyi Kendim Yapabilirim Sendromu
Bu gün elime geçen bir raporda "Günümüz kadınları ASLINDA ne ister?"i okurken o kadar çok "Aaa! Ben de.." dedim ki başlıkta adını geçirdiğim sendroma tutulmuş olduğumun farkında olsam da bazı tespitlerden gerçekten ürktüm.
"Çalışan kadın, çocuklarına, evine, işine, ailesine ve arkadaşlarına zaman ayıramadığı için hem kendini suçluyor hem de suçlanıyor" diyor rapor. Evet kendimi suçluyorum ama birilerinin de beni suçlayacağını hiç düşünmemiştim açıkçası. Ne yapmayı seçersek seçelim eksik kaldığımız alanlar için eleştiriliyormuşuz.
Öncelikle, hayatının dönüm noktasında, evlenerek farklı sorumluluklar almaya hazırlandığım bir dönemde karşıma çıkan bu raporu esefle kınıyorum :)
Herşeye yetişmeye çalışmanın, hepsini eksiksiz yapmanın ve her rolün hakkını vermenin çok zor olduğunu biliyorum. Burada bana ters gelen şey ise "eksiksiz" olmamız gerektiğini düşünmemiz!
"Ayaklarının üzerinde durmalısın, kimseye ihtiyacın olmamalı" diye yetiştirilen bizim gibilerinin aniden "eksiksiz kadın" olmayanların da ne kadar mutlu yaşayabildiklerini hepsinden öte bu "eksikleri" dert etmediklerini ve edenler kadar eleştirilmediklerini farketmek tam da soğuk duş etkisi dediğimiz şey oluyor.
Ama tüm bunlar bir yana "Ben herşeyimi kendim halledebilirim"den de çok kolay vazgeçilmiyor...
"Çalışan kadın, çocuklarına, evine, işine, ailesine ve arkadaşlarına zaman ayıramadığı için hem kendini suçluyor hem de suçlanıyor" diyor rapor. Evet kendimi suçluyorum ama birilerinin de beni suçlayacağını hiç düşünmemiştim açıkçası. Ne yapmayı seçersek seçelim eksik kaldığımız alanlar için eleştiriliyormuşuz.
Öncelikle, hayatının dönüm noktasında, evlenerek farklı sorumluluklar almaya hazırlandığım bir dönemde karşıma çıkan bu raporu esefle kınıyorum :)
Herşeye yetişmeye çalışmanın, hepsini eksiksiz yapmanın ve her rolün hakkını vermenin çok zor olduğunu biliyorum. Burada bana ters gelen şey ise "eksiksiz" olmamız gerektiğini düşünmemiz!
"Ayaklarının üzerinde durmalısın, kimseye ihtiyacın olmamalı" diye yetiştirilen bizim gibilerinin aniden "eksiksiz kadın" olmayanların da ne kadar mutlu yaşayabildiklerini hepsinden öte bu "eksikleri" dert etmediklerini ve edenler kadar eleştirilmediklerini farketmek tam da soğuk duş etkisi dediğimiz şey oluyor.
Ama tüm bunlar bir yana "Ben herşeyimi kendim halledebilirim"den de çok kolay vazgeçilmiyor...
6 Nisan 2011 Çarşamba
Ömer'i Beklerken
O gün, bu gün! En yakın arkadaşımın oğluyla tanışıyorum...
42 haftadır bekliyoruz onu, sona yaklaştıkça büyüyen bir heyecenla.
Kendim için erkek çocuk hayalleri kurarken Filo'nun "Dino, oğlum oluyo!" diye gelmesi her ne kadar "ama böyle anlaşmamıştık?" dedirtse de bu keyfi önce onunla yaşayacak olmak -telefonumun ışığı her yandığında geldi diyorum ama yine haber mesajıymış-, doğumdan bir gece önce "Süpriiizzz" diye yüreğine indirmek, Ömer'i son kez Filo'nun karnında dinlemek, o büyürken yanlarında olabilmek herşeye değer.
Acaba gerçekten hakkını vererek ona teyze olabilecek miyim, -yine başka SMS-, başı sıkıştığında ilk arayacakları arasına girebilecek miyim, gece bizde kalmak isteyecek mi...
Hadi Ömer, gel artık!
42 haftadır bekliyoruz onu, sona yaklaştıkça büyüyen bir heyecenla.
Kendim için erkek çocuk hayalleri kurarken Filo'nun "Dino, oğlum oluyo!" diye gelmesi her ne kadar "ama böyle anlaşmamıştık?" dedirtse de bu keyfi önce onunla yaşayacak olmak -telefonumun ışığı her yandığında geldi diyorum ama yine haber mesajıymış-, doğumdan bir gece önce "Süpriiizzz" diye yüreğine indirmek, Ömer'i son kez Filo'nun karnında dinlemek, o büyürken yanlarında olabilmek herşeye değer.
Acaba gerçekten hakkını vererek ona teyze olabilecek miyim, -yine başka SMS-, başı sıkıştığında ilk arayacakları arasına girebilecek miyim, gece bizde kalmak isteyecek mi...
Hadi Ömer, gel artık!
28 Mart 2011 Pazartesi
Shot Through The Heart
Ben geri geldim, o da 8 Temmuz'da geliyor... O kadar heyecanlıyım ki onu canlı dinleyeceğim için 1 hafta sonrasında evlenecek olmama rağmen hemen Temmuz olsun istiyorum :)
Sevgilimin doğum günü ve Bon Jovi'nin gelişinin aynı güne denk gelmesi de benim için çifte bayram olacak.
Tüm gücümle bağırmayı planlıyorum "I'm going down in a Blaze of Glory" diye ve haykırmayı sevgilime "I will love you always baby"...
2.kez İstanbul'a geldiğinde onu karşılamak için hazırım.
Sevgilimin doğum günü ve Bon Jovi'nin gelişinin aynı güne denk gelmesi de benim için çifte bayram olacak.
Tüm gücümle bağırmayı planlıyorum "I'm going down in a Blaze of Glory" diye ve haykırmayı sevgilime "I will love you always baby"...
2.kez İstanbul'a geldiğinde onu karşılamak için hazırım.
22 Şubat 2011 Salı
Bir Dilim Pastayla Gelen Mutluluk
Anne-kız 4 gün süren bir "rüya" gördük Viyana'da. Annemin benim tempoma ayak uydurabileceğini tahmin etmemiştim yola çıkarken. Yediğimiz pastalardan aldığı enerjiden mi yoksa kültür-sanat aktivitelerinin beslediği ruhumuzun coşkusundan mı bilinmez ama 4 günün her dakikasının tadını çıkardık.
Mozart'ın evini ziyaret, Burgtheater'da Bertolt Brecht oyunu, Carmen Operası, Freud'un evini ziyaret, Shönnbrunn, Belvedere, Albertina saray gezileri, Egon Schile-Gustav Klimt sergileri, Donaturm'un tepesinde 150m'de şarap keyfi, Hundertwasser Hous ... ve sokaklar, kiliseler, mağazalar...
Anne-kız gezmenin keyfi apayrıymış; daha önce tadılmayan keyifler anneyle apayrıymış. Hele bir de anne benimki gibi en yakın arkadaşsa ve gidilen yerler hakkında ondan öğreneceğin bi dolu şey varsa tadına doyulmazmış!
Mozart'ın evini ziyaret, Burgtheater'da Bertolt Brecht oyunu, Carmen Operası, Freud'un evini ziyaret, Shönnbrunn, Belvedere, Albertina saray gezileri, Egon Schile-Gustav Klimt sergileri, Donaturm'un tepesinde 150m'de şarap keyfi, Hundertwasser Hous ... ve sokaklar, kiliseler, mağazalar...
Anne-kız gezmenin keyfi apayrıymış; daha önce tadılmayan keyifler anneyle apayrıymış. Hele bir de anne benimki gibi en yakın arkadaşsa ve gidilen yerler hakkında ondan öğreneceğin bi dolu şey varsa tadına doyulmazmış!
14 Şubat 2011 Pazartesi
7 Şubat 2011 Pazartesi
Paradoksu Çağırmak
Nasıl yapıyorum bilmiyorum ama bazen arzuladığım şeyleri pat diye kendime çekiyorum. Son marifetimde resmini gördüğünüz sezonun "Must Have"i Paradoxal Nail Colour - ona sadece oje diyip geçemiyorum-
Kaç aydır dergilerde okuyorum Türkiye'de çok az bulunduğunu, iş arkadaşımın tırnaklarında görüp rengine bayılıyorum. "Evlilik hazırlıkları var,şimdi bu lüks olur" diyip yurtdışından getirtmiyorum. Güzel arkadaşım sürmem için Cuma günü bana getiriyor. Akşam takside anneme gösteriyorum güzel tırnaklarımı "Deli buna ne kadar para vermiş, tabi eskiden olsa ben de.." diyorum. Annem çantasını karıştırırken "Ben böyle bir deli daha tanıyorum" diyor ve Paradoxal'ı elime tutuşturuyor. Funda BANA göndermiş.
Tabi ki Funda bana hep bişeyler alır. Ama Paradoxal da nereden çıktı? Bu kadar çabuk beni nasıl duydu?
Daha da önemlisi ben bunu nasıl yapıyorum? Sevdiklerimin frekanslarına girip istediğim şeyleri bana getirmelerini nasıl sağlıyorum? ( En büyük başarım Mavi Göz)
Benzer vakaların arka arkaya sayabileceğim kadar çok olmaları "tesadüf" olmadıklarının kanıtı benim için.
Hayat hep Pandoranın kutusu gibi; bir de kutudan böyle parlak şeyler daha sık çıksa daha ne isterim...
Kaç aydır dergilerde okuyorum Türkiye'de çok az bulunduğunu, iş arkadaşımın tırnaklarında görüp rengine bayılıyorum. "Evlilik hazırlıkları var,şimdi bu lüks olur" diyip yurtdışından getirtmiyorum. Güzel arkadaşım sürmem için Cuma günü bana getiriyor. Akşam takside anneme gösteriyorum güzel tırnaklarımı "Deli buna ne kadar para vermiş, tabi eskiden olsa ben de.." diyorum. Annem çantasını karıştırırken "Ben böyle bir deli daha tanıyorum" diyor ve Paradoxal'ı elime tutuşturuyor. Funda BANA göndermiş.
Tabi ki Funda bana hep bişeyler alır. Ama Paradoxal da nereden çıktı? Bu kadar çabuk beni nasıl duydu?
Daha da önemlisi ben bunu nasıl yapıyorum? Sevdiklerimin frekanslarına girip istediğim şeyleri bana getirmelerini nasıl sağlıyorum? ( En büyük başarım Mavi Göz)
Benzer vakaların arka arkaya sayabileceğim kadar çok olmaları "tesadüf" olmadıklarının kanıtı benim için.
Hayat hep Pandoranın kutusu gibi; bir de kutudan böyle parlak şeyler daha sık çıksa daha ne isterim...
28 Ocak 2011 Cuma
Kaybettikçe Kazanıyorum
Birkaç akşam evvel... Sevgilimle dakikalarca "Dünyada Bilmeniz Gereken 50 Mimari Eser"e dalıyoruz. Sayfalardan gördüklerimiz çıkınca çocuklar gibi sevinip ilk defa gördüklerimize gitmek için planlar yapıyoruz.
Ve yine o an geliyor: 30 St. Mary Axe'i görüyoruz ve sevgilim bunu Londra'da gördüğümüzü "The Proposal" anıları üzerinden hatırlatıyor. Ben de anımsar gibiyim ama onun anlattığından farklı bir yerde. Hemen her zamanki iddamıza tutuşuyoruz; kipat X Pizza. Bir Roma kilisesini de ekleyip iddamızı genişletiyoruz.
Hiç korkmuyorum, kaybetsem de ben nasılsa kitaplığımı Uno galibiyetlerimle dolduruyorum. Bu bizim klasiğimiz: DR'a gir, son Uno galibiyetin şerefine 2-3 kitap al, nasılsa önceden unuttuklarımız da vardır diye bir tane daha ekle...
Sabah oluyor; her zamanki emin halimle fotoğrafları açıp wikipedia'nın karşısına kuruluyorum. Ve yine klasik son: sevgilim haklı :)
Santa Maria Della Vittoria Kilisesi Bernini’nin, San Carlo alle Quattro Fontane yani bizim kitaptaki Francesco Borromini’nin.
30 St Mary Axe, Queen's Gate'te değil nehrin karşısında ve hakikaten "salatalık" gibi...
Bu kaybetmelere bayılıyorum!
Ve yine o an geliyor: 30 St. Mary Axe'i görüyoruz ve sevgilim bunu Londra'da gördüğümüzü "The Proposal" anıları üzerinden hatırlatıyor. Ben de anımsar gibiyim ama onun anlattığından farklı bir yerde. Hemen her zamanki iddamıza tutuşuyoruz; kipat X Pizza. Bir Roma kilisesini de ekleyip iddamızı genişletiyoruz.
Hiç korkmuyorum, kaybetsem de ben nasılsa kitaplığımı Uno galibiyetlerimle dolduruyorum. Bu bizim klasiğimiz: DR'a gir, son Uno galibiyetin şerefine 2-3 kitap al, nasılsa önceden unuttuklarımız da vardır diye bir tane daha ekle...
Sabah oluyor; her zamanki emin halimle fotoğrafları açıp wikipedia'nın karşısına kuruluyorum. Ve yine klasik son: sevgilim haklı :)
Santa Maria Della Vittoria Kilisesi Bernini’nin, San Carlo alle Quattro Fontane yani bizim kitaptaki Francesco Borromini’nin.
30 St Mary Axe, Queen's Gate'te değil nehrin karşısında ve hakikaten "salatalık" gibi...
Bu kaybetmelere bayılıyorum!
26 Ocak 2011 Çarşamba
Bahaneler, Bahaneler...
Ocak'tayız, daha Ağustos'a 7 ay var diyebilirim, Ocak ayını da sayar kendimi 8 ay olduğuna inandırabilirim...
Henüz ne evlendim ne de çocuğum var diyebilirim...
Almanya saati buraya göre nasıl 1 saat geriyse yılı da öyle diyip 82 doğumluyum ben diye diretebilirim...
Herkesin adını yanlış yazan nüfus memurunun benim de doğum yılımı yanlış yazdığını keşfedebilirim...
"Annem çok genç görünüyor kesin ben de bu kadar olamam", "Babam bana bapçısının kızısı der", "kardeşim hala 7 yaşında gibi davranıyor, aramızda 10 yaş olduğuna göre...", "Hala integral hesaplarını hatırlıyorum, üniversitenin üzerinden çok geçmiş olamaz"...
..............
Kararlıyım, herkese ispat edicem 30 olmadığımı. Bir kendim bilicem fazlasını...
Henüz ne evlendim ne de çocuğum var diyebilirim...
Almanya saati buraya göre nasıl 1 saat geriyse yılı da öyle diyip 82 doğumluyum ben diye diretebilirim...
Herkesin adını yanlış yazan nüfus memurunun benim de doğum yılımı yanlış yazdığını keşfedebilirim...
"Annem çok genç görünüyor kesin ben de bu kadar olamam", "Babam bana bapçısının kızısı der", "kardeşim hala 7 yaşında gibi davranıyor, aramızda 10 yaş olduğuna göre...", "Hala integral hesaplarını hatırlıyorum, üniversitenin üzerinden çok geçmiş olamaz"...
..............
Kararlıyım, herkese ispat edicem 30 olmadığımı. Bir kendim bilicem fazlasını...
4 Ocak 2011 Salı
Benim 2011'im
Evet, Yeni Yıl deyince bana çağrıştırdığı şey bu sefer "Bir Çift" ördek :)
2010'da hayatımda önemli değişiklikler oldu, herşey önceki senelere göre daha hızlı ilerledi; zaten Susan Miller'da söylemişti "Sevgili Leo, bu seneyi uzun zamandır bekliyordun" diye.
Bazı şeyleri fazlasıyla yapabildiğim (daha fazla okumak, kendime zaman ayırmak, ailemle ve sevgilimle daha fazla zaman geçirmek, yeni yerler görmek v.s.) bazılarınıysa bir sonraki yılın listesine aynen taşıdığım (daha optimist olmak, tepkilerimi kontrol edebilmek...) ama bütününe baktığımda iyiler arasına ekleyebileceğim bir yıldı.
2011 için de keyifli bir "bunları yapsam-yapmasam" listesi çıkardım kendime ama kesinlikle planlar ve hayaller içerisinde boğulmak istemiyorum. Bu yıl evleneceğimi gözönünde bulundurursak zaten planların boşa olduğu da kendiliğinden giriveriyor gözümüze. Sevgilimle kendime ait bir dünya yaratmak, kendi kitaplığımı hazırlamak, yeni bir yatak seçmek, domates soyacağı almak (ahh neyseki bunu yengem halletti!) ve dahası beni bekliyor.
Hadi Hayırlısı!
2010'da hayatımda önemli değişiklikler oldu, herşey önceki senelere göre daha hızlı ilerledi; zaten Susan Miller'da söylemişti "Sevgili Leo, bu seneyi uzun zamandır bekliyordun" diye.
Bazı şeyleri fazlasıyla yapabildiğim (daha fazla okumak, kendime zaman ayırmak, ailemle ve sevgilimle daha fazla zaman geçirmek, yeni yerler görmek v.s.) bazılarınıysa bir sonraki yılın listesine aynen taşıdığım (daha optimist olmak, tepkilerimi kontrol edebilmek...) ama bütününe baktığımda iyiler arasına ekleyebileceğim bir yıldı.
2011 için de keyifli bir "bunları yapsam-yapmasam" listesi çıkardım kendime ama kesinlikle planlar ve hayaller içerisinde boğulmak istemiyorum. Bu yıl evleneceğimi gözönünde bulundurursak zaten planların boşa olduğu da kendiliğinden giriveriyor gözümüze. Sevgilimle kendime ait bir dünya yaratmak, kendi kitaplığımı hazırlamak, yeni bir yatak seçmek, domates soyacağı almak (ahh neyseki bunu yengem halletti!) ve dahası beni bekliyor.
Hadi Hayırlısı!
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)











